“Allah benim gözümün gördüklerini hiçbir göze göstermesin”.

(Kazım Karabekir)

20151105_815287.jpg

Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi: kuruluş, gelişme, duraklama ve gerileme dönemleri olarak dört kısımda mütalaa edilmektedir. Genellikle, duraklama dönemi 1579 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümü ile, gerileme dönemi ise 1699’da Karlofça Antlaşması’yla başladığı kabul olunmuştur. Gücü elinde bulunduran devletlerin çıkar politikaları, İmparatorluğun gerileme ve çökme dönemlerinde  takip ettikleri politikalardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme ve duraklama dönemlerinde, İmparatorluğun gücüne erişebilmiş devletlerin, henüz filizlenmediği görülmektedir. Avrupalıların gelişmesi ve söz geçirebilir hale gelmeleri 1699 yılından 75 sene sonra, 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanması sürecine tekabül etmektedir. Bu anlaşmanın ardından Avrupa’da Rusya ve Avusturya’nın güçlenmesi, İmparatorluğa karşı belirli bir siyasi politikanın filizlenmesi, Fransız İhtilalı ve Napolyon harplerinin sarsıntısı da geçtikten sonra -1870’te Alman Birliği’nin kurulmasının ardından Almanya’nın da bu gruba dâhil olması-  İngiltere ve Fransa’nın da işe karıştığı görülecektir. İmparatorluğun akıbeti edata bu 5 devletin kararına bağlı hale gelecektir.

Bu tarihi gelişim süreci içerisinde Ermeni sorunu da -tohumları daha evvelden atılmakla beraber- Avrupa meselesi olarak Berlin Kongresi ile masaya yatırılan konular arasında yerini alacaktır.

Şimdi bu tarihi gelişim sırası dâhilinde Osmanlı sınırları içerisinde bulunan Ermenilerin durumunu gözden geçirecek olursak;

 Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde Fatih’in 1461 yılında Bursa’daki Ermeni Piskoposu Hovakim’i İstanbul’a getirerek ona Ermeni Patriği unvanını verdiği bilinmektedir. Bu unvan dini hususlar dışında şahıs ve aile hukuku konularında kendilerine bağlı topluluklar üzerinde tek otorite hâkimiyeti ve hükümetin tasdiki şartıyla onları hapsettirmek veya sürmek selahiyetine sahip olmak anlamına gelmektedir.

Ermenilerin, Osmanlı İmparatorluğu içinde normal ve hiçbir şekilde şikâyet konusu teşkil etmeyen bir yaşam sürdürdükleri bilinmektedir. 1639 Kasrı Şirin hudutları, müteakip Türk-İran harplerine rağmen değişmemiş, Kafkasya’da yaşayan Ermenileri ilgilendirecek bir durum ortaya çıkmamış olsa dahi, Rusların Terek Nehrine indikten sonra Güney Kafkasya’ya geçmek arzusu ile başlatacağı “Osmanlı içerisinde kimi kullanmalı” politikası başlamış olacaktır. Ruslar ilk olarak Kuba Hanlığını işgal edecekler ancak Petro’nun ölümüyle bu girişim sonuçsuz kalacaktır. 1768 yılında Lehistan olaylarıyla birlikte Osmanlı-Rusya arasında başlayacak olan savaşın Küçük Kaynarca anlaşması ile sonuçlanması, Rusya’nı Güney Kafkasya’ya iniş yapmasını sağlayacaktır. Bu anlaşmayla birlikte Rusya Kabartay arazisini kazanmakla birlikte İmparatorluk içerisindeki Hıristiyanların himayesinde de söz hakkı elde etmiş olacaktır. Daha sonra sırasıyla Türkmençay barışının ardından Islahat çalışmalarına kadar olan dönem içerisinde gerek Avrupa’da gerekse İmparatorluk içerisinde daima kullanılacak bir iç/dış sorun haline gelecek olan Ermeni meselesinin, asıl irdelenmesi gereken kısmı, Tehcir kararının ardından yaşanların, propaganda savaşı olarak Avrupa devletlerince nasıl kullanıldığının incelenme aşaması olmalıdır.

Daha Osmanlı harbe girmeden (Birinci Dünya Savaşı) ama seferberlik ilan eder etmez, Marsilya’da yaşayan Türk Ermenileri 5 Ağustos 1914’te büyük bir toplantı gerçekleştirerek, beyanname hazırlamışlardır. Turabian Aram imzasıyla sunulan belgeden bir parça sunacak olursak:

“Rus Ermeniler, Moskova orduları saflarında, kardeşlerimizin cesetleri üzerinde yapılan tahrikin, intikamını almak için vazifelerini yapacaklardır, bize. Türk tahakkümündeki Ermenilere gelince, hiçbir Ermeninin silahı, ikinci vatanımız olan Fransa’ya ve onun müttefik ve dostlarına çevrilmemelidir. Türkiye seferberlik yapıyor, bizi kime karşı olduğunu söylemeden silah altına çağırıyor. Rusya’ya karşı mı? Haydi canım, Kafkasyalı öz kardeşlerimize, kendilerine sadece sempati beslediğimiz Balkan ülkelerine karşı ateş edecek olan biz değiliz. Asla Türk beyler, yanlış adrese geldiniz, henüz istikbalden emin olmadan, maziyi unutmayalım. Ermeniler, kime karşı olduğunu söylemeden Türkiye sizi silah altına çağırıyor; demiryollarının rayları 300,000 kardeşimizin cesetlerinden geçen II.Wilhelm’in ordularını ezmeye yardımcı olmak için Fransa ve onun müttefiklerinin ordularına gönüllü yazılın…”

Zaten savaş başladığı vakit bu çağrıya uyarak Ermenilerin Ruslarla işbirliğine giriştiklerini artık hemen hemen her kaynakta erişmek mümkündür. Ermenilerin, İmparatorluk harp halindeyken çıkardıkları isyanların dışında, Zeytun’da savaş hali mevcut iken, Ermenilerin cephane koluna saldırmasıyla ilgili olarak Halep’teki Amerikan konsolosluğunun yolladığı raporda, bölgedeki Amerikan misyoneri Protestan Papazı John E. Merill’in mektubundaki satırlar şöyledir:

“Zeytun’da bir çatışma başlamadan, Protestan misyoner Herr Blank ile iki Gregoryenden oluşan Komite, hükümetin izniyle Zeytun’a gidip, eğer mümkünse dostane bir anlaşma temin etmek istedi. Zeytun ahalisi ile görüştüklerinde, bu ahali kendilerinin, kanun kaçaklarının teslim olmaları için her şeyi yaptıklarını ama onları ikna edemediklerini söylediler. Tabiatıyla Komite başarıya ulaşamadı. Kanun kaçakları 30 civarında olup, Zeytun’la Maraş arasında tepelerde bulunuyorlar. Suları, yiyecekleri ve cephaneleri var ve bulundukları yere sadece tek kişinin geçebileceği bir keçi yolundan gidiliyor… Daha sonra Zeytun halkı bu kaçakları vermeye razı edilmişler, karşılığında köylerine dokunulmamasını şart koşmuşlar.. Fakat daha sonra köy halkının bir kısmı Maraş’a nakledilmiştir… Zeytun halkı hükümet tarafından aldatılmış olmaktadır… Maraş bölgesinin okumuş ve kabiliyetli Hıristiyan halkının göç ettirilmesi, Amerikan misyonerlerinin menfaatlerine direkt bir darbedir. 50 yıldan fazla süren bir alışmanın ve binlerce dolar masrafın neticesi tehlikeye sokulmaktadır.”

Bu rapora göre, harp halinde olan devletin kanun kaçakları konusunda misyonerler bir anlaşma sağlamaya çalışıyorlar, onları besledikleri ve sakladıkları belli ailelerin Maraş’a sevkini misyonerlerin menfaatine bir darbe sayıyorlar. Bu kanun kaçakları silahla mücadele ederlerken ölürlerse bu da Ermeni katliamı sayılıyor. Görüldüğü üzere, Ermenilerin başına gelen büyük sıkıntılardan birinin de misyoner zihniyetinin oyunlarına inanmaları ve bu bağlamda koparttıkları gürültülerdir.

8 Mayısta Ermenilerin Türk köylerini yakarak karşı saldırıya geçmeleriyle birlikte Tehcir’in ilk kararını taşıyan yazı, Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından Dahiliye Nazırı Talat Bey’e aktarılacaktır. Yazının içeriğinden yola çıkarak, özellikle Ermenilerin isyanlarını sürdürmek için daima toplu halde olduklarına değinildiğini, Ermenilerin Anadolu içlerine dağıtılması gerektiğinin ileri sürüldüğünü anlamaktayız. Enver Paşa’nın istediği, Ermenilerin isyan çıkaramaz hale gelmeleridir.

24 Nisan 1915’te, Dahiliye Nezareti, Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, evrakına el konulması ve komite elebaşlarının tutuklanmasını tamim etmiştir. Dahiliye Nezaretinin bu talimatı üzerine İstanbul’da 2.345 kişi tutuklanmıştır. Ermenilerin her yıl katliam nezdinde andıkları tarih, tutuklanma gününden başka bir gün değildir.

26 Mayıs 1915 günü Başkumandanlık Dâhiliye Nezaretine yollanan yazıda Ermenilerin göç ettirilmesine dair düşünceler şöyle sıralanmıştır: “ Ermeni nüfusu gönderildiği yerlerdeki aşiret ve İslam sayısının %10 nispetini geçmemelidir. Göç ettirilecek Ermenilerin kuracakları köylerin her biri elli evden çok olmamalıdır. Ermeni göçmen aileleri seyahat ve nakil suretiyle de olsa yakın yerlere ev değiştirilmemelidir…”

27 Mayısta (14 Mayıs 1331) “vakti seferde icraatı hükümete karşı gelenler için ciheti askeriyece ittihaz olunacak tedabir hakkında Kanunu Muvakkat” kabul edilerek, 1 Haziran tarihli Takvimi Vekayi’de yayınlanmıştır.

“Vakt-i seferde ordu, kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve muhavemet görürlerse derakap kuvay-ı askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar.

Ordu,  kolordu ve fırka kumandaları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hiyanetlerini hissettikleri kura ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.”

ermeni-soykirimi-safsatasi-bitti-medine-tehciri-cikti-suudi-gazeteciden-turklere-akilalmaz-iftiralar-h1563971160-f709e1.jpg

Bakanlar Kurulu’nun 30 Mayıs günü aldığı kararla Tehcir diye tanınan (içeriğinde Tehcir kelimesi kullanılmamakla birlikte diğer mahallere sevk ve iskân ibareleri kullanılmıştır)  metin yayınlanmış olur.

Kanunun hükümleri arasında bulunan 22.madde, göç edenlerden rüşvet almamayı, kadınlara dokunulmamasını, gayrimeşru münasebette bulunulmamasını, bunlardan herhangi bir sebeple münakaşaya girecek olanların Divan-ı Harb’e sevk edilerek ağır şekilde cezalandırılacaklarına yer verileceğini aktarmaktadır. Soykırıma başvuracak olan bir devletin, iskân ettireceği milletin can ve mal güvenliğine bu denli önem verdiği tarihte yapılmış hiçbir soykırımda görülmemiştir. Soykırım iddiası bu nedenle Ermeni meselesi söz konusu olduğunda oldukça ütopik durmaktadır.

İskânın ardından bitmeyen propaganda iddialarından birisi de yer değiştirme sırasında Ermenilerin katliama tabi tutulmuş oldukları ve öldürülenlerin sayısının 2 milyona ulaştığıdır. Her yıl bu rakamın değişim gösterdiği görülmektedir. Bahsi geçen ölü sayısı 1915 yılında 300.000 iken, 1980’lerde 2.000.000 olmuştur. Belirli bir tarihte ölen insan sayısının her yıl farklı oranlarla artış göstermesi ise, yalnızca bu meseleye has bir icattır.

Göç ettirme esnasında çeşitli sebeplerle bazı ölümler gerçekleşmiştir. Ancak ölenlerin bir kısmı hastalıktan, bir kısmı yolculuğun meşakkatinden, bir kısmı iklim şartlarından, bir kısmı yolculukta vuku bulan saldırılar dolayısıyla ve muhafızların kendilerini koruyamamaları sebebiyle yahut bazı idare amirlerinin gayri kanuni davranışları sonucu ölümler gerçekleşmiştir. Ayrıca 1914’te daha savaş başlamadan başlatılan ve göç kararından sonra da hemen hemen 1916 yılında yürütülen isyan hareketleri yahut çete faaliyetleri sırasında, gönüllü olarak katıldığı Rus Ordusunda Türklere karşı savaşırken büyük sayılarda ölenler de olmuştur.

ermeni-tehciri-1915.png

                Yaşandığı dönem itibariyle, İmparatorluğu harp döneminde, kurduğu ittifaklarıyla büyük zorluk yaşatan Ermeniler günümüzdeki Ermenistan olarak algılanmamalıdır. Ermeni Diasporasının desteklendiğini ve farklı lobi faaliyetlerinin güdüldüğünü hatırlatmakta fayda olacaktır. Ancak sözde soykırım iddiası ve ABD’nin Türkiye’ye uygulatmak istediği yaptırımlar arasında, bu iddianın gerekleşmesi talebi, kabul edilemez bir olaydır. Tarih, tekerrür etmektedir. Aynı çıkar grupları aynı senaryoyu aynı sebeplerle günümüzde işler hale getirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye’nin bu konuda yapması gerekenler ise oldukça açıktır. Arşiv kaynaklarının kullanılması ve yabancı basında sözde soykırım iddialarının bu kaynaklarla ispatlı bir şekilde aktarılması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin soft power gücünü oldukça etkin bir şekilde kullanması, konuyla alakalı tıpkı Kazım Paşa’nın yaptığı gibi farklı dillerde dergi/kitap yayınları gerçekleştirerek, sözde soykırımı destekleyen devletlerde anlatılması icap etmektedir.

Kaynaklar

Kamuran Gürün- Ermeni Dosyası

The Armenian Review

Esat Uras- Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi

Kazım Karabekir- İstiklal Harbimiz

Baskın Oran- Türk Dış Politikası

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz